Abdülhakim ALTUNTOP -- İSLAM ve BİLİM

BALİNANIN SESİYLE

    **  Merhaba Sevgili İnsanoğlu!
    Her birimizin başlıbaşına ayrı birer âlem olduğu hayvanlar dünyasının bugün mevcut olan yaratılmışlarının cesamet bakımından en büyüğü olarak ben 'Mavi Balina' (Balaenoptera musculus) konuşmak ve hakkımdaki bazı saçma iddialara cevap vermek istiyorum. Geçmişte benden daha büyük vücuda sahip bazı dinozorlar yaşamış olabilir, ama artık onlar hayat sahnesinde değiller. Yeryüzünü feza okyanusu içinde tesbih tanesi gibi çeviren ve onun üzerinde istediği gibi tasarruf eden Rabbim; geçmişte yaratıp yaşattığı bir çok türü belli bir zaman sonra yeryüzü sahnesinden silmiş ve halen de bazı türleri silmektedir. İleride belki neslimi de yeryüzünden kaldırır ve daha başka yeni türler yaratabilir. Her türlü yaratma ve yok etme O'na aittir ve O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Bir mikrobu yaratmasıyla, hayvanların en büyüğü olan beni yaratması arasında hiçbir fark yoktur. Kolaylık ve zorluk sadece biz yaratılmışlar içindir. O'nun için kolay veya zor diye bir şey yoktur. Bazıları Allah'ın yaratmasındaki ilim ve kudreti göremediklerinden bir sürü eğri büğrü yollara sapmakta ve inkâra saplanmaktadır. Ateizme ve ilhâda çıkan bu yolların en başında evolüsyon nazariyesi gelmektedir.
    İnsanların morfolojisi, anatomisi ve fizyolojisiyle her bakımdan açık denizlerde yaşamak için yaratılmış bir mahluğun sahip olduğu binlerce mükemmel hususiyeti Rabbimin sonsuz ilim ve kudretine vermemek için, tesadüfî mutasyonlardan, merhametsiz tabiî seleksiyondan ve şuursuz adaptasyonlardan medet dilenmelerine bazen acıyasım geliyor. Şaşkın insanoğlu! Ne kadar da acele hüküm veriyorsun? Seni ve beni yoktan yaratan Allahımız (cc)'ı kabul etmemek ve böylece kulluktan kaçmak için, geçmişte karada gezen ve otlayan bir fil gibi olduğumu iddia edebiliyor ve sonra da tesadüfî bir evrim süreciyle değişip dönüştüğümü söyleyebiliyorsun. Halbuki karada yaşamak ile denizde yaşamak arasındaki farkı idrâk edebilseydin, böyle bir hüküm vermekte biraz zorlanırdın.
     Yakından tanımayanların çoğu, denizde yaşadığım için beni balık  zannedebilir. Halbuki aynı vasatı paylaşmak dışında balıklarla hiçbir alâkam yoktur. Balıklar; kalbleri iki odacıklı, su  içindeki erimiş oksijeni almaya uygun solungaçlara sahip, derileri kemik pullarla kaplı, yumurtalarını suya bırakarak ürer ve metabolizmaları da soğukkanlı olarak yaratılmışlardır.

    Benim kalbim ise sizinkiler gibi dört odacıklıdır. Su içindeki oksijeni kullanamam, bana da sizin gibi akciğerler takılmış ve ancak havadaki oksijeni soluyabilirim. En önemlisi de, beni memeliler sınıfına dahil eden hamile kalmam ve  doğurma özelliğim ile memelerimden gelen sütle yavrularımı beslememdir.

Balinalar takımı olarak, 38 cinse ait 92 tür içinde yunuslar gibi birkaç metre uzunluğunda türler olduğu gibi, benim gibi 34 metre uzunluğu ve 190 ton ağırlığı ile dünyanın en büyük hayvanı ünvanını  taşıyanlar da vardır. Şimdi beni okyanuslarda yaşamaya uygun halde yaratmış olan Rabbimin; beni hangi hususî vasıflarda techiz ederek diğer hayvanlardan ayırdığına kısaca temas edeceğim. Bu kadar hususî şekilde, denizlerin her türlü şartına karşı hazırlanmamın tesadüfî evrimsel(!) süreçlerle oluşup oluşamıyacağını da sizlerin takdirine bırakacağım.
   
    Müthiş Bir İskelet Mimarisi
        Mâlumunuz olduğu üzere, suda yüzebilmek ve batmamak için, vücut yoğunluğunun sudan çok fazla olmaması veya ilâve hava boşluklarıyla suyun kaldırma gücünün desteklenmesi gerekir. Bunun için de kafatasımdaki birkaç kemik hariç, iskeletime ait kemiklerim; diğer memeli hayvanlardan ve sizlerden farklı olarak sünger kemik tipindedir. Kemiklerimin % 50'sini bol yağlı kemik iliği teşkil eder. Bu yağlı kemikler sayesinde vücudumun % 17'sini teşkil eden iskeletim çok hafiflemiş olmaktadır. Ayrıca iskeletim vücudumun ağırlığını destekleyerek yürümek üzere yaratılmamıştır, iskeletimdeki kemikler sadece vücut kaslarıma bağlanmakta ve destek noktası sağlamakta ve yüzmek için gerekli gücü oluşturmaktadır. Karada yürümek için, sizinkiler gibi yerçekimine karşı vücudu kaldıracak yoğun ve sert bir kemik iskelet gerekmektedir. Bu açıdan baktığınızda  evrimcilerin beni karadan denize geçirmek için ne kadar zorlanacaklarını tahmin edebilirsiniz. Ama onlar bunu hiç düşünmeden, beni karada gezmekten sıkılmış da vücudunu değiştirerek denize geçmiş farzedebiliyorlar.
     Kafatasıma ait kemiklerimin büyüme hızı nisbetleri, embriyonal gelişmemin son döneminde aniden farklılaşarak burun kemiğim tepeye kaymakta, çene kemiklerim uzamaktadır. Böylece nefes için gerekli olan burun deliğim de en tepe noktaya taşınmış olmaktadır. Boyun omurlarım birbiri ile sıkı bir şekilde kaynaştığından, başımı  ve boynumu sizin gibi sağa sola çeviremem. Göğüs kemiğime bağlı olmayan 12–13 kaburgam vardır. Kollarım kısa, ellerim ise uzun olup, parmaklarımı teker teker göremezsiniz. Çünkü Rabbim yüzmeye uygun olsun diye, parmaklarımın hepsini bir araya getirip elimi  yüzgeç haline sokmuştur. Ayrıca Rabbim dalmayı ve yüzmeyi kolaylaştırmak için kalça  bölgeme her hangi bir kemer ve ayak da takmamıştır. Omurgamı teşkil eden omurlar vücudumun arka tarafına doğru giderek küçülür ve en sonda düz olarak biterler. Suya dalışım esnasında en son gördüğünüz kuyruk yüzgecimin içinde iskelete ait herhangi bir kemik yoktur. Balıklardan farklı olarak da bu yüzgecim ufkî (yatay) pozisyondadır; yukarı–aşağı doğrultuda sallanarak su içinde beni ileriye doğru iter. Balıkların yüzgeci ise dikeydir ve sağa–sola sallanır. Memeli hayvanlar içinde sırt yüzgeci taşıyan hayvan sadece balinalardır. Fakat bu yüzgecimin de içinde kemik yoktur; yelkenli gemilerin denge sağlayan çıkıntılı karinaları(gemilerde dengeyi sağlamak için omurgaya bağlı ağırlık)  gibi dengemi sağlamamda mühim bir role sahiptir.
   
             Hususi Duyu Organları

Beynimin en büyük kısmı işitme ile alâkalı olan loblardır.. Onun için biz balinaların en önemli duyuları işitmeleridir. Koklama duyumuz zayıf olsa da, görme duyumuz nisbeten iyidir. Tat alma duyumuz ise hiç yoktur. Dokunma duyumuz iyidir ve vücudumuzun her tarafına dağılmış vaziyettedir.. Ayrıca ağız kenarlarımda bulunan az miktardaki kıllar da dokunmaya çok hassastırlar. Sizlerin görmesi bize göre çok iyidir, nesneleri üç boyutlu (stereoscopik) görüyorsunuz. Sağ ve sol gözümün sinirleri sizinkiler gibi çaprazlanmadan, ayrı ayrı yollardan beynime ulaştığından, varlıkları ancak iki boyutlu (monoküler) görebiliyorum. Yanlış anlamayın, bunları şikâyet olsun diye söylemiyorum, sadece yaratılışımdaki mükemmelliği anlatmak için durumu rapor ediyorum. Zira benim iki boyutlu görmekten şikayetim yok, tat alma duyumun olmamasından da rahatsız değilim. Allah benim için en uygun ve gerekli olanı bildiği için bu şekilde yaratmıştır. Hiç bir zaman O'nun yaptığı işte bir kusur aramak gibi âdetim olmamıştır!.


    Çok Hassas İşitme ve Çok Şiddetli Ses Çıkarma

        Normalde havanın yoğunluğu ile karada yaşayan hayvanların yoğunluğu arasında çok fark vardır. Her iki kulağa ulaşan ses dalgaları, sağ ve sol kulaklarınız arasındaki mesafeden dolayı beyinde farklı zamanlarda  algılandığı için, sesin geldiği yönü kolaylıkla fark edebilirsiniz. Su içinde yaşayan benim gibi hayvanların ise, vücut yoğunluğu ile suyun yoğunluğu arasında az fark olduğundan ve su içindeki ses dalgaları her tarafa aynı hızla yayıldığından  normal olarak  sesin yönünü tayin etme zorluğu vardır. Bu probleme karşılık Rabbim kafatasımın arkasından işitme bölgesini ayıran bir boşluk (pnömatik boşluk) ile birlikte, bir de iç kulaklarımın arkasına yoğun birer tympanik kese (veya hava ile trampet gibi titreşebilen kese) yerleştirmiştir. Ayrıca iç kulaklarım birbirinden periblar sinüs adı verilen boşluklarla ayrıldığı ve tympanik keseler birbirinden bağımsız titreşebildiği için  su içindeki seslerin geliş yönünü kolayca tesbit edebiliriz. Dalma esnasındaki muazzam su basıncına karşı da, Rabbim kulaklarımın patlamaması için tedbir olarak periblar sinüsün içini kanla doldurarak, su basıncını dengelemiştir..
       Kulaklarımın hassasiyeti sizden çok çok fazladır.. 12,5 Hz ile 32.000 Hz aralığındaki sesleri işitirim. Dişi balinalar grubumuzda ise üst sınır daha da yüksek olup, 200.000 Hz'e kadar çıkar. Dış kulağımız olmadığı halde, ne kadar iyi işittiğimizi gördünüz.

İşitmem bu kadar iyi olunca demek oluyor ki, çok iyi ses çıkarma mekanizmalarımız da mevcuttur. Farklı frekanslardaki sesleri farklı işler için kullanırız.  12,5 Hz ile 200 Hz arasındaki infrasonik sesleri, aramızdaki haberleşmelerde hususî bir dil olarak kullanıyoruz. 21.000–32.000 Hz arasındaki  darbeli atımlar  (puls) şeklindeki sesleri ise, radar gibi yer ve konum belirleme için kullanırız. Beslenmek için balık ve karides sürülerinin yerlerini bu yüksek frekanslı sesleri radar gibi kullanarak tespit ederiz. Sesimin şiddeti hayvanlar arasındaki en şiddetli sestir. Meselâ bir seferinde Şili kıyılarında 188 desibel şiddetinde çıkardığım ses, bir uçağınkalkış esnasında çıkardığı sesten daha kuvvetlidir.. Bu işitme ve ses çıkarma kabiliyetimiz sayesinde çok uzaklardan bile birbirimizi kontrol edebiliyoruz. Meselâ 20 Hz'lik çıkardığım  infra ses, 75 km ötedeki arkadaşım tarafından duyulmak suretiyle haberleşiriz. Bazı durumlarda 300 km mesafeden bile rahatça haberleşebiliriz. Eğer yeterli şiddette sesi uygun dalga boyunda çıkarırsam ve denizlerde de gemilerin motor gürültüsü olmasa, 10.000 km'den bile birbirimize mesaj gönderebiliriz.


       Üşüyüp Donmamak İçin

        Denizlerin soğuk olduğunu biliyorsunuz. Bazı türlerimizin kutuplara yakın soğuk sularda dolaştığını da düşünürseniz, işimiz oldukça zor gibi görünüyor. Size göre öyle olabilir, ama Rabbim bunun için de, derimizin altına kimi yerde 25 cm, kimi yerde 50 cm'ye yakın kalın bir yağ tabakası yerleştirmiş. Bu yağ tabakası, hem iç ısıyı izole ediyor, hem de en büyük hacimde en küçük yüzey alanı teşkil ederek, ısı kaybını en aza indiriyor. Ayrıca derimin üzeri de kaygan bir yağlı filmle kaplıdır ve derimde ter bezi de yoktur. Şayet sıcak denizlere gider ve iç sıcaklığım artacak olursa, yüzgeçlerime gelen  çok yoğun damarlanmış ağ halindeki kan damarlarımın kasılarak daralması, gevşeyerek genişlemesiyle ısı kaybı veya ısı muhafazası otomatik olarak ayarlanır.  Ayrıca yüzgeçlerime gelen atardamarlarla, yüzgeçlerden kalbe dönen toplardamarlar birbirine yakın  seyrettiklerinden içeriden gelen sıcak kan ısısı kaybedilmeden yanındaki toplardamarın kanı ısıtılarak vücuda dönmesi sağlanır, ısı kaybı en aza indirgenir.
   
           Vurgun Yemeyen Dalgıç

Denize dalanlarınızın çok iyi bildiği gibi en büyük tehlike, derinlikten su yüzüne aniden çıkarken, kanın içindeki erimiş azot gazının kabarcıklar haline geçerek beyin ve kalb gibi hayatî organların damarlarını tıkamasıdır. Bu durumu en basit olarak, kapağı aniden açılan gazoz şişesindeki karbonik asit halinde erimiş bulunan karbondioksitin habbecikler halinde köpürmesinde görürsünüz. Hayatım, yüzlerce metre derinlere aniden dalmak ve aniden çıkmakla geçiyor, ama hiç bir vurgun yemiyorum.

Vurguna karşı Rabbim beni çok hususî şekilde techizatlandırmıştır. Herşeyden önce akciğerlerim sizinkilere göre gaz değişimini çok hızlı yaparlar; akciğer kapasitemin % 80'ini kullanırım (kara memelileri ise gaz değişim hızı bakımından akciğer kapasitelerinin % 30'unu kullanırlar). Bir–iki dakika su dışında kalıp bir saat su altında kalabilirim.  Kanımda sizinkinin iki misli eritrosit (alyuvar) bulunur, bu yüzden çok fazla oksijen taşır. Ayrıca vücudumun toplam kan nispeti de sizinkine göre çok fazladır. Kaslarımda oksijen bağlayıcı pigment olan myoglobin çoktur. Myoglobin kara hayvanlarının etlerini kırmızı gösterdiği halde, miktarının fazlalığından dolayı etim siyah renktedir. Ayrıca su altında kalb atım hızımı yavaşlatıp, damarlarımı daraltıp, oksijen sarfiyatını da azaltabiliyorum. Tabii ki, bütün bunlar benim haberim olmadan, Rabbimin inayet ve keremiyle otomatik olarak yerine getiriliyor.
      Azot gazına karşı esaslı tedbir nedir, ben de bilmiyorum. Ama fizyologların tespitlerine göre, solunum sistemi boşluklarımda az hava bulunuyor. Ayrıca akciğerlerimin içindeki ve çevresindeki boşluklarda bol miktarda yağ ihtiva eden bir mukus (sümüksü madde) bulunmaktadır. Bu yağlı mukus havanın içindeki azotu emmekte ve böylece serbest azot gazı kalmadığından vurgun tehlikesinden korunmuş olmaktayım. Nefes yollarımdaki bu yağlı mukusu, nefes verirken, başımın üstündeki burun deliğimden su buharı ile birlikte dışarı püskürtürüm. Sizler  bazen gemi ile seyahat ederken bu püskürmenin 9 m'ye kadar yükseldiğini görebilirsiniz. Soğuk havalarda nefesimdeki su buharı yoğunlaşınca daha da rahat görülebilir.
    Denizde tuzlu su içmek zorundayım, böbreklerim büyük ve çok özel bir yapıda olduğundan, yoğun idrarla bu tuzu dışarı atar. Terlemeyle de su kaybetmediğim için su ihtiyacım olmuyor.
    İki–üç yılda bir yavru yaparım. 12 ay kadar süren hamilelikten sonra, 2,5 ton ağırlığında bir yavru doğururum. Diğer dişiler bu sırada bana yardım ederler. Bir haftada ağırlığının iki misline çıkan  yavrum, günde 600 litreye yakın süt içer.  Sütümdeki yağ nisbeti % 40'dır (sizin sütünüzde ise % 2 yağ bulunur). Onun için emzirme zamanında sütüm daha yağlı olsun diye çok daha az su kullanırım. Yavrum süt emerken ağzına deniz suyu kaçmaması için, şefkati sonsuz Rabbim, ona emme kabiliyeti ve emme kasları vermemiş. Buna karşılık memelerimle onun ağzını bir vantuz gibi birbirine yapışacak şekilde yaratmış, memelerime de kasılarak fışkırtma kabiliyeti vermiş. Böylece yedi–sekiz ay boyunca memelerime yapışık olan yavrumun ağzına sütü ben fışkırtırım. Haydi bakalım evrimciler bunu da tesadüfi mutasyonla izah etsinler!. Beslenme döneminde günde dört ton karides veya sardalya türünde küçük balıklar yerim. Eğer insanlar tarafından avlanmazsam 80–100 sene kadar yaşarım. 19. yüzyılda sayımız 300.000 kadar olduğu halde, bazı insanlar yüzünden  6000–10.000 kadar kaldığımız tahmin ediliyor. Saatte 11–13 km hızla normal olarak yüzerim. Ani durumlarda kısa süreli olarak 30–35 km'ye çıkabilirim. 150 m derinlikte 20 dakika kadar rahatça kalabilirim. Bu rakamlar bana ait hususî değerlerdir. Diğer balina türlerinde çok daha farklı değerle ölçebilir, daha farklı hususiyetler keşfedebilirsiniz. Ne olursa olsun hepimizde göreceğiniz bütün güzellikler, bizleri yaratan Rabbimizin sonsuz ilim ve kudretini, merhametini ve şefkatini gösterir.

Bu kadar mucizevî yapının, karadan denize geçerken evrimleşen bir hayvanda tesadüfen oluşacağını iddia edenlere de, bu halimle söyleyecek birşey bulamıyorum. Siz insan olarak ne derseniz deyiniz. Haydi kalın sağlıcalıkla, ben karnımı doyurmak için biraz dalmak istiyorum.
   
   MAKALE :    Prof. Dr. Arif SARSILMAZ

    ****
    ****

TelePhone & WhatsApp :

*****

E-Mail :

altuntopnet@gmail.com

Adress :

BUCA / İZMİR